Reklam
Reklam

Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Reklam
Türkiye Şeri Rukye Merkezi

Saf ve Temiz Müslümanlık

Saf ve Temiz Müslümanlık
Reklam

Vera; Şüpheli Şeylerden bile kaçınmak
Derviş Enes Kır tarafından, Gülistan Dergisi 60. Sayı Aralık 2005 tarihinde yayınlanmak üzere hazırlanmıştır.
İslam Tarihi boyunca, titiz dindarlıkları ve seçici, güzel amelleri ile herkese örnek olmuş Allah dostları, dervişlerin en önemli prensiplerinden biri de vera, yani sadece haram olduğu açık olan şeyleri değil; aynı zamanda dinen şüpheli şeyleri dahi terk etmeleriydi. Evet, vera dinin aslı ve özüdür.

Bununla beraber, bizim burada dile getirdiğimiz hususları her müslümanın uygulayabilmesi de elbette mümkün değildir. Yine de onların muhteşem hayatları bize örnek olma, bizi din gayretine getirmek açısından birer şifa reçetesi gibidir.

Sufilerin rahmetullahi aleyh bir ahlâkı da Müslüman kardeşlerinin kusurlarını gizlemeleri, vera makamı konusunda kendilerini en ince ayrıntılarına kadar sorgulamaları idi.

Onlar, kimsenin ayıbının açığa çıkarılarak, fâş edilmesini istemezlerdi. Sözlerinde, fiillerinde, yemelerinde, içmelerinde, nefislerini hesaba çekerler, özellikle dil, mide, edep yerleri ve gözler ile ilgili olarak Allah’ın haram kıldığı hususlarda organlarını sıkı sıkıya denetlerlerdi.

Hadiste şöyle buyuruluyor: “Allah’ın seni yasakladığı şeylerden uzak dur, insanların en muttakisi olursun.” (Buhari)

Vera konusunda şu enfes tesbiti de İbn-i Abbâs (ra) yapıyor: “Kiriş gibi dümdüz oluncaya kadar oruç tutsanız, yay gibi oluncaya değin namaz kılsanız, samimî bir vera anlayışına sahip olmadıkça bunlar size bir yarar sağlamaz.”

Yine, Ebû Hureyre (ra) şöyle diyordu: “Kıyamet günü Allah’ın hem demleri (Her an Allah’ın Cemal’ini görecekler) vera’ sahipleri ile zahitler olacak.”

Vera Yoksa, Hayır Da Yok İlim De
Fudayl b. İyâz (rahmetullahu aleyh) şöyle diyordu:
“Huşu içermeyen namazda, cömertlik yapılmayan malda hayır olmadığı gibi; vera’dan yoksun fıkıh bilgisinde de hayır yoktur.”

Şöyle ki, bir kimse istediği kadar ilim sahibi olsun, eğer bu bilgisi onu diğer insanlardan daha takva sahibi yapmıyorsa, şüphelilere dikkat ederek, belki bu şüpheli olan şey beni harama götürebilir korkusunu içinde taşımıyorsa, onun ilminde fayda yoktur, ne kendisine ne de, çevresindeki insanlara.

Yunus b. Ubeyd (rahimehullah) şöyle diyordu: “Vera, şüpheden çıkmak ve her adımda nefsi kontrol etmektir. Böyle olmayan, vera sahibi sayılamaz.”

Ebû Abdullah el-Antâkî (rahimehullah) ise veranın başka bir boyutuna işaret ederek şöyle diyordu: “Ufak meselelerde vera gösterme hususunda gevşek davranma, çünkü küçük meselelerde gevşeklik, daha büyük meselelerde, takvayı bırakmaya merdiven dayamak demektir.”

Bu sözden, belki şu anlaşılmalıdır. İnsan ‘işim var’ diye bu gün sünnetleri bırakacak, diğer gün nefsi açık kapı bulduğundan, ona farzı bırakmayı teklif edecek ve belki farzları da ona bıraktıracaktır.

İbnü’s Semmâk (rhm) şöyle diyordu: “Amelsiz, ilim peşinde koşanların önderi İblis’tir, riyaset (makam-mevki) peşinde koşanların lideri Firavun’dur, vera elde etmeğe çalışanın liderleri ise peygamberlerdir (aleyhimu’s salâtu ves selam).

Dahhâk isminde bir sufi, Allah dostu şöyle diyordu: “Bizim yetiştiğimiz insanlar verayı öğreniyorlar, bu amaçla üç ay veya daha fazla süreli seyahatlere çıkarlardı. Oysa günümüzde uyarılmalarına rağmen kimsenin böyle bir derdi yoktur. Allah encamımızı hayr eylesin.”

Muhammed b. Sîrîn (rhm) şüpheli gördüğü şeye el sürmez, evindeki tüm mallarda kuşkuya düşecek, olsa hepsini elinden çıkarırdı.

Helallerin Onda Dokuzunu Bırakmışlardı
Ömer b. el-Hattâb (ra) (belki de yetişme dönemlerini kasdederek) şöyle diyordu: “Haramlara düşeriz kaygısıyla, helâllerin onda dokuzunu bırakırdık.”

Geçmiş büyükler bir yerde söz gelimi bir dinarlarını düşürdükten sonra hatırlayıp geri dönerek paralarını bulduklarında: “Neme lâzım bakarsın bunu bir başkası düşürmüştür, benim paramı başkası almış olabilir.” Diyerek parayı almazlardı.

Muhammed b. Sîrîn’e(rhm), ganimet malları arasında bulunan kokuları bölüştüren kişinin eliyle burnunu tutup tutmayacağı, tutmadığı takdirde hissettiği kokudan ötürü sorumlu olur mu? diye sorulduğunda: “Bu hususta bir şey söyleyemem” der.

Aynı soru Kasîm b. Muhammed’e (rhm) de sorulur. Şu cevabı verir: “Bu kişinin burnunu tutması vera göstermeğe benzemektedir, vera sözcüğüne saygımdan ötürü bu bir vera’dır, diyemiyorum.”

Rabâh el-Kays’a: “Bize, (Halife) Ömer b. Abdülaziz’in (ra) vera anlayışında gördüğün bir davranışını anlatır mısın?” denilir. Şu olayı anlatır:
“Allah rahmet etsin bir gece bizi yemeğe davet etti, yemek yerken bizlere ‘Bu kandilin yağı işlerine baktığım kamuya (devlete) aittir, durun şahsıma ait kandili yakayım’ dedi.”

Yunus b. Ubeyd (rhm) bir şeyi beğenip hayretle karşıladığında Rabbinin ismine hürmeten “sübhânallah” demekten bile sakınırdı.

Ömer b. Abdülaziz’in (ra) çocuklarından biri bir keresinde Beytülmal’e ait bir elmayı ağzına götürünce, derhal müdahale edip elmayı ağzından çıkartmış ve:
“Allah’tan korkarak çıkartıyorum ama bunu yaparken sanki kalbimden çıkarıyor gibiyim” der.

Ebu Hanife Ağacın Altında Gölgelenmiyor
Duyduğumuza göre İmam-ı Azam Ebû Hanife (rhm) bir gün bir alacağını istemeğe gitmiş, alacaklısının evinin önünde bir ağaç varmış. Kızgın güneşe rağmen, Ebû Hanife ağacın gölgesinde değil, güneşte durarak borcunu ister.
Kendisine:

Ağacın altında bekleyemez misin? Denildiğinde şunları söyler:

Hayır, çünkü sahibinden alacağım var. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Menfaat sağlayan her borç faizdir.” (Beyhaki)
el-Mugira b. Şu’be (rhm) seyyar satıcılardan bir şey almak istediğinde gelip geçenlere engel olmamak için satıcıyı bir kenara çeker öyle alışveriş yapardı.
Evet, o eski sufilerin öyle halleri vardı ki düşüncedeki incelikleriyle insanın nefesini kesiyor.
İşte onlardan birisi; Kadı Bekkâr b. Kuteybe (rhm) ekmek yaparken giyinmek için annesinden emanet olarak entarisini alır.Yolda giderken arkadaşlarından biri kendisi ile konuşmak isteyince durmaz. Üzülen arkadaşı:

Ne o, benimle niye konuşmuyorsun? Deyince şu cevabı alır:

Kardeşim bu entariyi ekmek yaparken giyinmek üzere aldım, yolda birisi ile çene çalmak için değil, benimle konuşacağını bilseydim bunun için de annemden izin alırdım!
Bekr b. Abdullah el-Müzenî damına koyduğu oluğun ağzını, akan sular sokaktan geçenlerin üzerine akmasın diye, kendi avlusuna doğru çevirirmiş. Demek ki gerçek medeniyet de takva ve veradan doğuyormuş!
Fudayl b. Iyâz (rhm) şöyle diyordu: “Aman şüpheli bir şeyle Mekke’ye gitmeyin; bir danik (söz gelimi bir kuruş) haramı veya şüpheli bir nesneyi elden çıkarmak, Allah katında şüpheli bir malla yapılan beş yüz Hacc’tan daha üstündür.”

Babasından Kalan Mirasa Bile El Sürmüyor!
Yezîd b. Dureyc (rhm) babasından kalan çok büyük bir servete el sürmemiş ve: “Malının helâl olduğunda kuşkum var, çünkü babam valiler adına alışveriş yapıyordu.” demiştir.
“Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değil!” sözündeki, cennetin pahalılığını bu mübarek Allah dostlarından öğreniyoruz.
İnsan, nasıl olur da kalbinde onların ahlakının zerresi yokken, onlar gibi olduğunu, yada takva bir hayat sürdüğünü iddia eder, okuyunca hayret ediyor, şaşırıyoruz. İşte İslam ahlakının incelikleri, tasavvuf müessesi ile böyle ortaya çıkıyor.

Kaynaklar:
1- İmam-ı Şa’râni, Tenbihü’l-Muğterrin, Bedir yayınları.
2- Şihabüddin Sühreverdi, Avârifü’l-Meârif, Erkam Yayınları.

Derviş Enes Kır tarafından, Gülistan Dergisi 60. Sayı Aralık 2005 tarihinde yayınlanmak üzere hazırlanmıştır.

Reklam
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Hadiye Batuk dedi ki:

    Hocam Elinize Emeğinize sağlık çok güzel bir çalışma olmuş Başarınızın devamını dilerim dualarınızı beklerim

  2. Nurşen Hamzaçebi dedi ki:

    “Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değil!”

BİR YORUM YAZ